top of page

Akbaba deyince...



Eylül ayının ilk cumartesi günü, her yıl "Uluslararası akbaba farkındalık günü" olarak kutlanıyormuş. "- muş" demekten gocunmuyorum çünkü doğayla uyumlu yaşayabilecek bir bilgi ve birikim kapasitesine sahip olmamıza rağmen, onun için yaptığımız tek şey şimdilik, yılın günlerine özel isimler vererek bir kutlama havası yaratmaktan öteye geçmiyormuş gibi görünüyor. Bu bağlamda günün özelliğine dair doğa ve çevre dernekleri çok şey yazacaktır eminim ama bu devasa kuşları oldukça yakından izleme şansına erişmiş biri olarak şaşırtıcı özelliklerine dair bir kaç tecrübemi paylaşmak istedim ben de.


Küçük akbaba (Kent çöplüğünde)

Öncelikle ülkemizde dört tür akbaba yaşadığını belirteyim. Bunlar büyüklük sırasına göre; Kara akbaba, Kızıl akbaba, Sakallı akbaba ve küçük akbaba olarak adlandırılmışlardır (bunların tamamını başkent Ankara çevresinde gözlemek mümkündür).


Akbabaların günümüzde; eski deyişlerdeki ve benzetmelerdeki kötü şöhretlerinden ziyade, doğa için çok değerli canlılar olduğu bilinmekte. Evet, leş yiyen bir canlı olduğu doğrudur ama bu davranışını insanileştirilmiş bir bakış açısıyla değerlendirmek onları tanımak ve faydalarını anlamak adına yanıltıcı olacaktır. İşin doğrusu, herşeyde olması gerektiği gibi onları da kendi doğalarındaki işleyişe göre değerlendirmemiz gerekir, ki bunu yapmaya başladıktan sonra akbabalar bu "iğrenç" görünen davranışlarının etkisi daha iyi anlaşılmaya başlamıştır. Herşeyden önce, ölen canlıların çürümeye başlayan bedenleri zararlı pek çok organizmanın da üremesine uygun bir ortam yaratır. Eğer bu ortam hızlı ve düzgün bir şekilde kontrol edilmezse, bu zararlı organizmalar ölü beden üzerinde hızlıca çoğalıp, onunla etkileşime giren diğer canlılar aracılığıyla çevreye yayılmaya başlarlar. (Bu durum son dönemlerde, çöplerden geri dönüşüm malzemesi toplayan çok sayıda insanı da içine alacak şekilde tehlike olasılığını artıracak bir durum sunar). İşte tam da böyle bir anda akbabalar, bir kurtarıcı misali yetişip, sahip oldukları özel sindirim enzimleri sayesinde bu bedenleri en küçük parçasına kadar tüketerek bu zararın önüne geçmeyi başarırlar.

Bunun kadar önemli olmasa da şaşırtıcı diyebileceğim bir başka özellikleriyse yavru yetiştirmekte gösterdikleri özendir. Kara akbabalar yavrularını yaz sonuna doğru yuvadan uçururlar. Yavrunun bir kaç ay boyunca, henüz kendi ihtiyaçlarını karşılayamadığı ve koca bir ağacın tepesindeki birkaç metrekarelik bir alana sıkışmış halde olmasına rağmen sağlıklı bir şekilde büyüyebilmesi bu özenli bakım sayesinde olur. Ebeveynler her gün yavru için yiyecek aramaya giderler ve saatlerce uçmaları gerekebilir.

Yuvaya döndüklerinde, bu süre boyunca güneşin sıcağına maruz kalan yavrunun zarar görmemesi için kanatlarıyla ona gölge yapmayı da ihmal etmezler. Bana çok ilginç gelen bir başka özellikleri de tuvalet alışkanlıklarıydı açıkçası :) Leşlerle beslenen bir tür olması insanileştirilmiş bakış açısıyla bize onların en pis canlı türlerinden biri olduğunu düşündürmesi gayet olası görünmektedir. Ancak olay hiç de göründüğü gibi değildir. Yavru henüz yuva içinde hareket etme yeteneği kazandığı andan itibaren, dışkısını yuvanın kenarına giderek dışarı doğru yapar ve yuvayı temiz tutmaya çalışır. Yani, sindirim dışında zararlı organizmalarla temas onlar için de zarar vericidir, ki bu durum bile, bu canlıların doğanın temizliği için aslında nasıl özverili bir çalışma yaptığını daha anlamak için oldukça yeterlidir.

Bu arada, koku alma duyuları çok gelişmediği için keskin bir görme yeteneğine sahiptirler. Bulunduğunuz ortamda ne kadar kamufle olmuşsanız olun, en ufak bir dikkatsiz hareketinizi fark etmeleri uzun sürmeyecektir.



Kara akbaba (genç birey) ve yuvası (kenarlardaki beyazlıklar dışkının yuva dışına yapılmaya çalıştığını göstermekte)


Konusu açılmışken, "insanileştirilmiş bakış açısı" ile ne demek istediğimi biraz daha detaylandırmak istiyorum. İnsanlığın doğal çevresini dikkatle izlemeye başladığı dönemlerle birlikte (yaklaşık 12,000 yıl önce yaşamış tarım öncesi topluluklar) direkt etkileşimde bulunmadığı diğer canlılara da değer vermeye başladığını görmekteyiz. Bunun en nadide örneklerinden biri de meşhur Göbeklitepe (Ş.urfa) kalıntılarıdır.


Göbeklitepe akbaba figürü - Göbeklitepe'yle ilgili yazı (insani-insan-yapan-dogadir)


Taşlara kabartma şeklinde yapılan figürlerdeki yırtıcı hayvanların, figürlerin henüz ne anlama geldikleri kesin olarak bilinmemekle birlikte, dönemin insanlarının değer yargıları içinde kendine yer bulmuş olduğu su götürmez bir gerçek olarak çıkar karşımıza. Bu figürler arasında en dikkat çekicilerinden biri de akbabalarınkidir. Öte yandan gelişen kültür ve şehirlere adapte olan yaşam tarzımızın bizi doğayla olan organik bağımızdan ettiğini de açıkça belirtmek lazım. O andan itibaren toprak, su, hava ve diğer canlılar insan tarafından kontrol edilmesi gereken, salt insana hizmet ettiği düşünülen varlıklar olarak değerlendirilmeye başlamıştır. Günümüzdeyse; toprağı, suyu, havayı ve yaban hayatını anlamaktan gitgide uzaklaştığı gibi kendinden de giderek uzaklaşmakta olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bir çeşit, kendi kültürünün kölesi olmaya varan bir yozlaşma... Suni ihtiyaçlar ve değişen değer yargılarıyla empoze edilen sahte bir konfor algısına kapılıp giderken, canlılarla etkileşimimiz de sadece evcil hayvanlar seviyesinde kalıyor maalesef. Onları izleyerek doğalarını ve doğal çevreyle etkileşimlerini anlamamız da, insani çevre koşullarına uyum sağlamak zorunda kalan yapıları nedeniyle gitgide zorlaşmakta.

Evet, çevreye uyum sağlamak takip edilmesi gereken en güvenli yol olmakla birlikte, kültürel çevrenin doğal çevrenin üzerine kurulmuş yapay bir katman olduğunu unutmadan ve asıl altyapıyı oluşturan doğanın, içinde yaşadığımız suni çevreye kurban edilmeden yaşayabilmenin bir yolunu bulmak çok daha medeni bir süreç olurdu kanımca. Sadece dünya şu günü, uluslararası bu günü şeklinde kutlama algısı yaratarak, yok oluşun görmezden gelinmesinden başka bir etkisi olmayan günleri olması gerektiği gibi, heyecan ve mutlulukla kutlayıp, kendimizi kandırmak zorunda da kalmazdık böylece. Yine de bu bağlamda; hem sahip olduğu yaban hayatı çeşitliliği hem de kültürümüzde doğa ve yaban hayatı unsurlarının çok eskilerden itibaren yer etmiş olması bizi bu kök değerlere yaklaştırma adına oldukça şanslı kılmakta ! (doğa kültürüyle ilgili yazı için bakınız)

Kalın sağlıcakla...



bottom of page